Beş Nokta Üst Üste

PER ANGUSTA AD AUGUSTA

İNSAN OLMASA

Güneşin yakıcı sıcaklığından sakınırcasına ağaç dalları arasında saklanmış kırmızı elmalar, parıl parıl parlıyordu akşam üzeri. Arada bir rüzgar esiyor, o rüzgarla dallar ve yapraklar kendilerini rüzgarın isteğine bırakıyor, bir sağa bir sola sallanıyorlardı. Elmalar o kadar olgunlaşmışlardı ki, neredeyse düşeceklerdi dallarından. Ama toplayan kimse yoktu elmaları. Elma ağacının arkasında yükselen tepe ise, birbirine girmiş çam ve meşe ağaçlarıyla dolu sık bir ormanla kaplıydı. Her nefes çekişinde insan, ormanın kokusunu ciğerlerinin en uç noktalarına kadar hissedebilirdi. Batmakta olan güneşin kırmızımsı ışıkları, ormanın üzerinde adeta bir renk dansı yapıyordu. Arada güneşin önünden geçen zayıf bulutlar, ağaçların yaprakları üzerindeki ışımaları dalgalandırıyor, güneş böylece, sanki ertesi gün tekrar görüşmek üzere ağaçlara göz kırpıyordu. Bin bir türlü ses geliyordu ormandan. Gözlere görünmeyecek kadar utangaç kuşlar en güzel şarkılarını söylüyorlardı. Sesler birbirine karışmıyor, sanki hepsi bir sırayı izlermiş gibi birbirlerinin ardından şakıyorlardı. Yakınlarda bir yerde bir akarsu olmalıydı. Görünmüyordu ama, öylesine yumuşak vuruyordu ki serinliği, batan güneşin loş ışıkları ve kuşların yankılanan ötüşleri arasında adeta uykuya uğurluyordu bu serinlik insanı. Tüm sakinliğiyle günü bitirirken bu orman, nehir ve güneş; bir ses duyuldu uzaktan. Büyük bir şey suya düşmüş gibiydi. Bir insan mı atlamıştı acaba akıntıya? İntihar mı etmişti yoksa? Sahi, insanlar neredeydi? Kimsecikler yoktu burada, kimse şahit olamıyordu bu, güneşin mükemmel uğurlanışına. Ve gerçekten biri atladıysa eğer suya, yardım edecek bir insan bile yok muydu sesi duyup gelecek? Hışırdayan dallardan, kuşların her dakika değişen şarkılarından ve rüzgarın hafif fısıltısından başka, hiçbir ses yoktu burada. Yok hayır, kimse yoktu. Ama dinleyecek kimse yoksa, neden böylesine güzel söylüyorlardı şarkılarını kuşlar? Neden ağaçların kokusu böylesine güzeldi? Neden rüzgar ve akarsu insanı mışıl mışıl uyutabilecek esintiler yapıyordu? Ve neden güneş tüm çabasıyla, en güzel haliyle görünmek istiyordu yeryüzüne? Gerçekten söylediği şarkıdan belki zerre tat almayan kuşlar, bu devasa orman, bu muhteşem güneş, kendileri bile fark edemezken, kim için bu kadar güzeldiler? Suya atlayan insanı bulup getirmeliydi hemen. Bu gösteri seyircisiz olmamalıydı. Bir iki mısra yazılmadan, bu hava ciğerlere çekilmeden geçip gidemezdi bu sahne. Böyle güzel bir an, içinde bir insan olmadan geçmemeliydi. Ama nafile, ne suya atlayan insandan, ne bir başkasından iz yoktu. Çok uzaklardaydı insanlar. Çok uzaklarda. Düşünüyorlardı; bu dünyanın kendi kendine, amaçsızca dönüp durduğunu. Hepsi çok akıllı filozoflardı neticede. İnsan olmasa da bu kuşlar şarkılarını söylerdi, insan olmasa da bu nehir akar, bu orman ihtişamını gösterir ve bu güneş her gün aynı gösteriyi sunardı. İnsan olmasa da bu dünya sürekli var olabilirdi. Ama gerçekten, insan olmasa, tüm bunlar bu kadar çabalarlar mıydı güzel olmaya? Gerçekten kulakları olanlar için, bir şeyler mi söylüyordu dünya?

DERİN İNSAN

Telefonda konuşan kadın, “Hayır, cezalısın! İşim var şu an işim!” diyor. Önünde içi boş kahve bardağı, karşısında kırmızı pantolonu ve yeşil kazağı müthiş bir uyumsuzlukla göze batan bir adam… Ciddi bir ses tonuyla konuşuyor o da telefonda. Biraz önce operadan konuşuyorlardı. Kadın önemli bir bilgi verirmişçesine öne doğru eğilip adamın gözlerinin içine bakarak, “Operaya ve tiyatroya gitmeye bayılırım.” demişti. Adam da bu ifadenin karşısında destek olurcasına, “Ben de operayı çok severim.” deyip, koltuğunda rahatsız olmuşçasına sağa ve sola doğru hareketlenmişti. Ancak kadının, “Hangilerine gittin?” sorusu karşısında; bulanık, içinde cevap olmayan bir cevap vermişti adam. Telefonda sürekli bir adresten bahsediyor şimdi de. Karşısındaki kadın umursamaz görünmesini istediği bakışlarının altında, adamın konuşmasını merakla dinlediğini gizleyemiyor. Adam kahvesini küçük boy almış. Gerçekten ciddi ve meşgul biri olmalı; büyük boy kahve içecek ne zamanı ne de midesi yokmuş gibi duruyor. Siyah deri ceket ve siyah pantolonun verdiği sert görünüşle gittikçe imajı daha da ciddileşen kadın ve ciddiyetini, telefon konuşmasında kullandığı onlarca “adres” kelimesiyle pekiştiren adam, gerçekten ciddi ve derin şeyler konuşuyorlar. İkisi de siyah çerçeveli gözlük takıyor. Bu da o ciddi görünüşü tamamlayan, kaçınılmaz bir unsur olmalı.

                Zaman geçtikçe kadının tiyatro eğitimi aldığını öğreniyorum. Biraz önce operaya gitmeyi çok sevdiğini söylemişti. Belki de eğitim aldığını söylemek için, planlanmış bir girişti biraz önceki bu konuşma. Bakışlarından kendisini karşısındaki adama beğendirmeye çalıştığı kolaylıkla okunabiliyor. Adamın küçük esprileri karşısında, kadının eli saçına gidiyor ve saçını kulağının arkasına alıyor her seferinde. Sürekli birbirlerini süzüyorlar, kahvelerinden küçük yudumlar alıyor ve konudan konuya atlayarak biraz operadan, biraz tiyatrodan, biraz sanattan konuşuyorlar. Tüm bu opera, tiyatro eğitimi, telefonda verilen önemli adresler ve siyah çerçeveli gözlükler arasında; hemen yanlarındaki masaya ucuz giyimli bir kız ve uzun gri paltolu, yeşil eşarplı yaşlı bir kadın oturuyor. Hiçbir şey konuşmuyorlar. Sadece birbirlerine bakıyorlar. Kırmızı pantolonlu adam ve tiyatro eğitimi alan kadın yanlarına oturan bu iki insandan pek memnun değil gibi. Yaşlı kadın gözlerini zor açıyormuş gibi, ya yorgunluğun ya da bir üzüntünün etkisiyle zar zor arada bir kelime ediyor. Kızın başında plastik, pembe renk, basit görünüşlü iki toka var. Giyimlerinden buraya ait olmadıkları çok belli. Ya da değil. Buraya ait olanın kim olduğuna, kim karar veriyor ki? Önlerinde kahveleri yok. Operadan da konuşmuyorlar. Ciddi durmuyor yüzleri, ancak yorgunluk ve hüzün sezilebiliyor yüzlerinden. Kırmızı pantolonlu kadın ve siyah ceketli adam kalkıyor. Merdivenlerden inerken birinin “Albert Camus” dediğini duyuyorum. Bu sırada yaşlı kadın ve genç kız tek bir kelime konuşmuyorlar. Albert Camus onlara bir şey ifade eder mi bilmiyorum. Ya da biraz önceki opera muhabbetine tanık olsalardı, bir şey anlarlar mıydı bilinmez. Belki hiç tiyatroya da gitmemişlerdir. Hiç sanattan konuşmamışlar, okudukları bir kitap üzerinde tartışmamışlardır. Belki hiç, sırf tartışmış olmak için bile, Tanrı’nın var olup olmadığı üzerine konuşmamışlardır. Yapmaya değer görmüşler midir bunları? Belki de onlar için söylenecek hiçbir söz söylemeye, yapılacak hiçbir eylem yapılmaya değer değildir.

                İnsan hayatının acıdan, çelişkiden ve travmadan oluştuğunu hissedebiliyorum. Bazıları bunları yaşıyor, bazılarıysa sadece konuşabiliyor. Ve biz bu konuşabilenlere “derin insan” diyoruz. Shakespeare izleyip, finalde gözyaşı döken derin insanlar…

Düşünceler

- Acziyet. Sefaletlerimiz karşısında bizi teselli eden yegane şey eğlenip oyalanmadır. Ve yine de, sefaletlerimizin en büyüğü budur. Çünkü bizi kendimiz hakkında düşünmekten alıkoyan ve anlaşılmaz bir biçimde yok oluşa götüren şeylerin en başında o vardır. Fakat, canımız sıkıldığı için ve can sıkıntısı bizi daha sağlam kaçış vesileleri aramaya sevk ettiği için eğlenip oyalanmakla geçiririz ömrümüzü. Bu eğlencelerin farkına bile varmadan, bizi götürüp bıraktığı durak ise şudur: Ölüm.

- Hepsi ölüm cezasına çarptırılmış olup zincirlere vurulmuş birçok insan tasavvur edin. Öyle ki, her gün, içlerinden bazıları diğerlerinin gözü önünde boğazlanıyor ve kalanlar da aynı halin yarın kendi başlarına geleceğini bile bile ümitsizlik ve ızdırap içinde sıralarını bekliyorlar. İnsanlığın durumu işte böyle tasvir edilebilir.

                                                                               Blaise Pascal

12

                Sonunda kaybedilecek bir oyunu bile bile oynamak kadar basitti, insanın dünya üzerindeki gezintisi. Her şeyin, en güzel şeylerin bile, güzel seslerin, güzel kadınların, güzel duyguların yok olacağını bile bile bir yerlere tutunmaya çalışıyordu insan; bağırmak istiyordu, bağıramıyordu, “Neden?!” diye. Ve bu çabada en yüce şey aynı zamanda en büyük ihanetti insan için, sevmek. Biraz daha var olmaya, biraz daha yaşamaya, biraz daha baş ağrısına, biraz daha üzüntüye aç bırakırdı insanı. Gidecek yeri, kendinden, insandan kaçacak yeri olmayan insanı, en sert iplerle çekerdi hayatın ortasına ve bir yardım eli bile uzatmaksızın “Yaşa.” derdi.

                Ve bazen bir bakış saatlerce düşünmeye iterdi insanı.

                Ne demek istiyor bu bakışlar? Bilmediğim şey ne? Bir yerlerde daha fazlasını hisseden insanlar mı var? Ben neden bilmiyorum bu hisleri? Bulanık görüntülerin ve belli belirsiz seslerin arasında çırpınırcasına bir anlam ararken, başka yerlerde insanlar neler bulmuşlardı benden habersiz? Yoksa gereksiz miydi arayışım? Bulabileceğim bir şey hiç yok muydu? Olsa bile bulmaya değer miydi? Bir çözebilsem bu bakışların ne dediğini, günlerce başı iki eli arasında durgunluğu, kendisinden bıktırabileceğim. Eylemsizliğe namzet bir garip insan gibi, yüzlercesi arasında  bir türlü kaybettiği şeyi bulamayan biri gibi… Ne kaybettiğini bile bilmeyen bir insan gibi.

                Gerçekten, aradığı şeyi bilmese de, insan aradığını bulabilir mi?

11

Her şey sessiz sedası yaşanırdı. Her gün birileri yüzlerce savaş ilan ederdi ona, methiyeler düzülür belki, birileri ona delicesine aşık olurdu. Bazen de birileri var olmazdı hiç. Ama ne olursa olsun, o savaşların, derin aşkların arasında ne bir top sesi ne de bir öpücük ulaşırdı ona. Dedim ya, her şey sessiz yaşanırdı.

TERK

                Terk etmeli belki de ait olunmayanı. "Her nerede değilsem, orada iyi olacakmışım gibi geliyor bana." diyen Baudelaire gibi söyleyip, terk etmeli belki bu evimiz sandığımız işgal altındaki düzeni. Ve sonrasında, başka bir ev arzusunu da terk etmeli. Daha yücesi olmayacaksa ne anlamı kalırdı dünyadan gözleri çevirmenin; sahte aidiyetliklere sırtını dönmenin. Bu bedenlerde ait değildik hiçbir yere, kendimize bile. Ve hiçbir yerde tadamayacaktık aidiyeti, terk etmezsek sadece gözlerdeki bilineni. Terk etmeli, her an gözleri biraz daha parlak olana diken istekleri de. Ve isteyebilmeyi terk etmeli bunun sonunda, bir ev istememeli. Kimliği olmayan, yatacak yeri olmayan birer varlık kırıntıları gibi dökülmüşçesine yeryüzünde, bu çaresiz halinde sağa sola koşuşturup dururken, kendine gerçekten ait olunacak bir yer görmek ne kadar kibirliceydi. En derin cahilliğin içinde boş gözlerle izledik içi, dışı ve içten de ötesini.

                Uzaklaştıkça, büyüyebilecektik belki de.

                Ve en sonunda terk edebilmiş olduğumuz gerçeğini de terk etmeli. "Terk etmedik ki." diyebilmeli. Unutmalı kendini ve unutmalı bilinmeyenin ötesindeki en küçük renkleri.

KAYITSIZLIK

                İdam etmeye götürüyorlar. Kollarına girmiş iki askerin zorla çekiştirmesiyle, ayaklarını sürükleyerek ilerliyor idam yerine doğru. Kalabalık seyirci toplulukları yok, insanlar yok. Rüzgar esiyor ve açık göğsünden içeri girip karnını üşütüyor. Erimiş karlardan arta kalan çamurlu zemin, pantolonunun paçalarını durmaksızın daha da ağırlaştırıyor.

                Aynı anda bir rahibe yavaşça eğiliyor ve bir banka oturuyor. Sırtını banka yaslayıp kafasını kaldırdığında, kurumuş ancak henüz daldan düşmemekte ısrar eden turuncu yaprakları görüyor. Buruşmuş suratında, rengi kaybolmuş gözlerle bir ölü gibi seyrediyor yaprakları. 20 saniye.

                Wilhelm ağaçtan düşmenin verdiği acıyla kıvranıyor yerde. Sağ bacağı çok ağrıyor. Kırılmış olmalı. Yanından geçenlerin acelesi var. Durup ilgilenmiyorlar çocukla. Ağlamaklı bir ses tonuyla inlercesine bağırıyor Wilhelm. Kimse durmuyor. 18 saniye.

                Neden idam edildiğini bilmiyor. Sağındaki askere dönüp hırıltılı bir ses tonuyla “Neden?” diye soruyor. Asker, tek bir kelime etmeden, yüzünde tek bir kıpırdanma ve ifade değişikliği olmaksızın adamı sürüklemeye devam ediyor. Solundaki askere dönüyor. Bu asker de aynı sağındaki gibi o kadar ciddi ve donuk ki, “Neden?” diye sormak gelmiyor içinden. Ölmeden önce hiç olmazsa nedenini bilmek hakkı değil mi?

                Marquez beşinci tokatı indiriyor karısına. O kadar sert vuruyor ki, eli ağrıyor vurduktan sonra. Karısının kıpkırmızı olmuş yanaklarının üzerinden akıp giden gözyaşları, Marquez için bir anlam ifade etmiyor. Diğer eliyle altıncı tokatı vuruyor kadına. Kadın hiç ses çıkarmıyor. 15 saniye.

                Tüfeğin sesi tüm ormanda yankılanıyor birden. Siyah tüylü bir kuş süzülerek aşağı düşüyor. Robert’in gözlerinin içi parlıyor. Köpeği ani bir hamleyle atılıyor öne doğru. Sahibi mutluysa, köpeği de mutlu şimdi. Tüm orman, karanlık ve yeşilin kasvetli karmaşasında sessizliğe bürünüyor. Diğer tüm kuşlar uzaklaşmış, ağaçlar bile sessiz olmaya özen gösteriyor gibi. 12 saniye.

                Kırıntılar kucağına düşüyor George’un. Eliyle tutup, ağzıyla çekiştirdiği ekmeği bir köpek edasıyla koparıp yiyor. Yine her zamanki gibi çayını içmeyi ihmal ettiğini fark edip, buz gibi olmuş bardağı iki eliyle kavrayarak ağzına doğru götürüyor. Yumuşamış ekmek parçalarının arasından çay süzülüyor şimdi midesine doğru. Yediği reçel, peynir ve zeytinin oluşturduğu o karışıma çay ve ekmek de ekleniyor şimdi midesinde. Islanmış bıyıklarını kuruluyor sağ elindeki peçetesiyle George. İşe gitme vakti geldi. 10 saniye.

                Başının ağrıdığını hissediyor. Ölümün yaklaşması başını mı ağrıtıyor? Uzun bir süre dayak yemiş olmalı. Vücudunun sağında solunda yaralar, bereler var. Üst dudağının kenarı çok fena sızlıyor. İki koluna girip onu götüren askerler olmasa, bir an bile ayakta kalamayıp yere düşecek gibi. Günlerce yememiş, birkaç gün daha yemese zaten açlıktan ölecek gibi. Üzülmüyor ama. Bu sonu kabulleniyor.

                Yolun kenarı karanlıklar içinde kalmış ve muhtemelen bu yüzden tercih etmişler burayı Albert ve arkadaşları. Tecavüz ettikleri kadın yerde baygın bir şekilde yatıyor. Üzerindeki kıyafet paramparça olmuş, vücudunun görünen tüm kısımları neredeyse tamamen toprak rengine bulanmış. Yanından biri geçse belki de fark edemeyecek kadar karanlıklar içinde kalmış. Gülümsüyor Albert. Yaptığından memnun. Arkadaşlarına başıyla işaret veriyor ve oradan uzaklaşmaya başlıyorlar. Karanlıkta nereye gittikleri görünmüyor. 7 saniye.

                Işıl ışıl görünen limanda son el sallamalarına şahit oluyor gemi. İki kez öttürüyor düdüğü kaptan ve gemi motorların gürültülü sesiyle limandan ayrılmaya başlıyor. İnsan kalabalığının çığlıkları arasında, motorların sesi duyulamaz hale geliyor. Son vedalaşmalar. Marion ağlıyor. 5 saniye.

                Kapının tıklatılması üzerine koltuğunu ani bir hareketle geri döndürüyor ve “Girin!” diye bağırıyor patron. Elleri ceketinin düğmelerini çekiştirir halde, başı öne eğik bir işçi giriyor içeri. Sigarasından son bir nefes çekiyor patron ve kül tablasında eziyor sonrasında sigarasını. Küçümseyen gözlerle işçiye bakıyor. “Konuş!” diyor. 3 saniye.

                Hayatında hiçbir cellat tanımadığını fark ediyor birden. Komik geliyor. Sinsi sinsi esen rüzgarın ağaç dalları arasında dedikodu yaparmışçasına çıkardığı fısıltıları dinliyor. Ne diyor acaba rüzgar? Bir şeyler mi anlatmaya çalışıyor son anlarında ona? Yapraklar her zamankinden daha karanlık, yer çamura bulanmış bir bataklık gibi ve gökyüzü, kuru sonbahar dallarının arasında çatlamış bir insan eli gibi titriyor üstünde. Bir anda aşağı inecek ve onu ezecek gibi, ormanın ortasındaki bu idam yerinde…

                Acı ağlamasıyla çocuğun, dikkat kesiliyor birden Alfred. Hemen ayağa kalkıyor ve hızlıca açıp kapıyı içeri giriyor. Karısı yatakta terlemiş, bitap düşmüş, doktorlar ise ağızları kulaklarında ellerindeki bebeği gösteriyorlar Alfred’e. Alfred’in gözlerinden iki damla sevinç gözyaşı düşüyor. “Oğlum!” diyor. 1 saniye.

                Annesini düşünüyor. Acaba şu anda ne yapıyor? Belki kahvaltısını bitirmiş, mutfağı toplamakla meşguldür. Belki de en sevdiği radyo programı başlamıştır. Günlerden ne bugün? Hatırlayamıyor. Soğuk. İdam sehpası çok soğuk. Yüzünün ve boynunun sağından gelen bu soğuk istila ediyor tüm bedenini. Titriyor. Korkudan titrediğini sanıyorlar belki de. Son sözlerini soruyorlar. Bir şeyler söyleyecekmiş gibi oluyor, söylemiyor. Gözlerini kapatıyor. Sanki gökyüzü “Hadi!” diye bağırıyor tepesinde. Rahibenin gözü ağaçlarda, Wilhelm ağlıyor hala. George evinin kapısını henüz kapattı. Gemi sahilden uzaklaşırken, patronun dudağına bir gülümseme yerleşiyor. Yeni doğan çocuk boş gözlerle bakıyor dünyaya. Balta inmiyor hala.

                Tüm dünya, tüm kayıtsızlığıyla hazır buna.

DANS

                Zaman geçiyordu ve yaşlandık diyorduk. Bakışlar çöküyor, zihinler bulanıyor ve her tanıdık gelen, gittikçe daha da uzaklaşıyordu gözlerden. Zaman geçiyordu, kaçıyordu insanlar avuçlarımızın arasından. Zaman geçiyordu, dünya sessiz sedasız dönüp dururken, gölgeler yutuyordu insanları; hafızalar zayıflıyor, isimleri hatırlamıyorduk. Yüzler bile soluklaşmıştı zihinlerde. Zaman geçiyordu, yaşlandık diyorduk; oysa ki biz yaşlanmıyorduk, dünya eskiyordu her geçen gün.

                Harekete geçmenin derin korkaklığı içinde, elleri kolları bağlı, simsiyah bir suratla oturuyorduk ve şahit oluyorduk bu geçip gidişe. Endişenin ve atılacak her adımın sonunun bir uçurum olma ihtimalinin akıllarda yarattığı o titremeyle, nefes alıp vermekten bile korkuyorduk. Görmeye korkuyorduk görülesi olanı ve bilmeye o kadar çok yaklaşmışken, öğrenmeye cesaret edemiyorduk gizleneni. Ne kadar tahammül edebilirdik, ne kadar dayanabilirdik ki buna? Ne kadar daha uzatabilirdik?

                Sonsuz özgürlüğe, kuvvetli dalgaların arasında sürüklenmeden kalabilmenin tek mümkün olduğu yere ulaşmayı arzuluyordu insan, kendisi bile fark etmeden. Orada endişe yoktu. Zamanın geçip gidişini izlemek zorunda kalmak yoktu. Korku yoktu orada. Boşa giden her saniyenin pişmanlığını zihne iğneleyen sıkıntılar yoktu. Ne olursa olsun, başı idam sehpasına konmuş bir idam mahkumuydu insanlar. Celladı sürekli oyalamaya çalışıyor, biraz daha, sadece biraz daha zaman kazanmaya çalışıyorduk. Ne için?

                Biraz daha dans etmek istiyordu bu ayaklar.

KAYBETMEK

Hemen ikna olmalı mıydı? Hemen her türlü bağdan kopmalı mıydı? Ya da yine sonu gelmez ümitlerin bir yenisine daha açmalı mıydı kucağını?

                Bir dakika öncesine kadar havada uçuşan kahkahalar atan insan, bir anda yok oluverir ve kalakalır boşlukta diğeri. Suçlu hissetmeli midir peki? Kim olduğunu insan kendisi bile bilmezken, boşlukları başkasıyla doldurmaya çalışırdı. Kayıplar ardından, bir filmin sonunda olduğu gibi dengesini kaybetmişçesine yalpalardı, karanlık koltukların düşman tümsekleri arasında. Yeni bir yer arayışı mı? Yeni bir kayıp için yeni bir ümit yeşertmek miydi aklın en zayıf köşelerinde yapılan? Beklentilerin boşa çıkması sürükler miydi peki insanı, beklentileri boşa çıkarmaya? İntikam almak ister miydi? Suçlu kimdi ki?

                Kendi üzerine çökmüş, yüzünün ışıkları son anlarına gömülmüş, ve en yüksek dağların üzerinde dolaşan ruhunun peşinden koşmayı bırakmış bir adam, birkaç sözle yine dönmek isteyebilir miydi korktuğu şeye? İnsanların peşinden koştuğu şey, onun için o kadar fazla korkulası idi ki, ne kaçabiliyordu ondan ne de koşabiliyordu ona. Kendine düşman çelişen bir varlık gibi, susturmak isterdi kendine iyi gelenleri. Gerçekten, ümitli olabilmek, göze alınabilir bir şey mi?

ÖLÜMDEN SONRASI

Öldük, ölümden bir şeyler umarak. 
Bir büyük boşlukta bozuldu büyü 
Nasıl hatırlamasın o türküyü, 
Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü, 
Alıştığımız bir şeydi yaşamak. 

Şimdi o dünyadan hiçbir haber yok; 
Yok bizi arayan, soran kimsemiz. 
Öylesine karanlık ki gecemiz, 
Ha olmuş ha olmamış penceremiz; 
Akarsuda aksimizden eser yok.

Cahit Sıtkı Tarancı